deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2009 Perşembe




90'lı yılların başında başladıysanız eğer eğitim hayatınıza mutlaka fotoğrafta gördüğünüz şekerleri,midenize afiyetle indirmişsinizdir.Sizin için annenizin özenle hazırladığı beslenme çantasının pek bir değeri yoktur bu uzun silindir şeklinde şekerlerin yanında.Bir garip oldum bu fotoğrafı görünce.Sanki biri beni bu zamandan çıkarıp,o yıllara götürdü.15 dakikalık tenefüsde verilen harçlığın harcandığı yegane üründür kendisi.Karnınızı asla doyurmaz,hatta çok yerseniz karın ağrısına bile sebep olabilir.Uğruna azar da işitmeyi göze alırsınız,çünkü bazı günler beslenme çantanızı hiç açma zahmetinize bile katlanmamışsınızdır.


Ordan bakınca küçücük bir şeker için bu kadar büyük bir paragraf ayırmaya ne gerek vardı diye içinizden geçirmiş olabilirsiniz.Kızamam.Ama bir kaç soru sorabilirim.Sizin hiç çocukluğunuza ait bir oyuncağınız,fotoğrafınız yada o günleri çağrıştıran bir eşyanız yok mu?Elbette vardır.Bir çok anlam yüklemiş olabilirsiniz o eşyaya.Benim ki de bu 'safinaz' kadar zayıf ama bir o kadar tatlı olan şekerler işte.


Artık göremiyorum herhangi rafta kendilerini.Belki de benden kaçıyorlar,haklılar.Ama ilk gördüğüm yerde yine benim olacaksınız,kaçış yok.Suçunu kabul etmeyip bir de üste zeytinyağı kıvraklığıyla çıkan insanlar gibiyim. Son sözüm'Yine olsa,yine yaparım!'

30 Eylül 2009 Çarşamba

Nerede yaşıyoruz?


İlk halini özleyen bir izmarit gibi ayaklar altına alınmak mıydı kaderimiz?
Yarınlar bugünlere benzeyerek,acılar insan yüzlerine bürünerek,baki olmayan hayatlarımızı ölümsüzleştirmek miydi bütün çabamız?
Kenarları yırtılmış,sonbahar sarısı fotoğraflardaki yüzlerimizi mi özlüyoruz?
Üstümüzdeki moloz yığınlarından kurtulmaya çalışmak yerine,bu kadar ruhsuz bir şekilde birisinin bize yardım etmesini mi bekliyoruz?

İspatlanmayan kehanetlere inanıp,zamane fikirlere kapılıyoruz.

Maraz doğar diye iyilik de yapamıyoruz başkalarına,faziletimizde geri verdik zaten ödünç almıştık başkalarından.
Dikenlere değilde güle kızıyoruz niye bu kadar güzel diye.

Ölü şehirler,kalpleri atmıyor artık.Çeşit çeşit sokaklar..kimi bozkırlara kimi bataklıklara çıkıyor..Bozkırlarda tek bir ayak izi bile yok,bilin bakalım nerede yaşıyoruz?

Bir ruh dört mevsim


Kışın her yer beyazı kuşanır,bu zırhı hiç çıkarmaz üstünden böylece kötülüklerden koru kendini.Talaş gibi ufalanır karlar elimizde.Kardan adamlar yaparız,güneşe yenik düşeceğini bile bile.Buğulu camlara yazdığımız isimlerimiz kalır geriye.Sözlerimizin buharlaşıp havada uçuştuğu,ayak izlerimizin birbirine karıştığı ,gece olup şehir siyaha boyandığında insanların sisin içinde kaybolduğu,sesi özlediğimiz zamanlar.Başkalarının ayak izlerini takip ederek , kendimize hayatlar yaptığımız zamanlar.
Yaprakların tatlı bir turuncuya çaldığı vakittir sonbahar.Biraz matem vardır havasında.Belli belirsiz bir hüzün çöker içimize. Gidenlerin hiç dönmediği bir mevsimdir.Kimi zaman gökyüzünde sadece grinin hakim olduğu,puslu,yağmurlu bir şehrin görüntüsüdür aklımıza düşen.Renkleri çalınmış sokaklarda geçer hayatlarımız.
Oyunlarımızın hiç bitmediği zamandır yaz.Güneşin bütün ihtişamıyla gözlerimizi aldığı zamanlar.Çocukken isli camlardan bakardık güneşe,şimdi güneşe bakacak cesaretimiz kalmadı.Hayatı düşe kalka öğrendiğimiz,dizlerimizin kanadığı,sapanla komşunun camlarını avladığımız ve hep mutlu olduğumuz çocukluk çağlarımız..
Sözlerimin sonu hep bahara vardığı için onu sona sakladım.Dünya güneşle dolarken,yüreğimde umutla dolar bu mevsimde.En güzel yeşillerini giyer,süslenir doğa.Yenilenir,nefes alır ve adet yeniden doğar.Güneşi depolar kendine ,kışa hazırlık için.Ufuk çizgisinde gökyüzü ve deniz birbirine karışır sonsuz mavilik içinde. Sanki kötülükler, tehlikeler bulutların arkasına saklanır gibi gelir bana.Martıların daha güzel şarkı söyler bu mevsimde,hiç sonu gelmez şarkılarının.

Ruhumuzun yerleşik bir hali yoktur.Dört mevsimi yaşar kendi içinde.Hayatımızın terzileriyiz ve kendi söküklerimizi dikmek zorundayız.

Yaşamalıyız bazen bir kaplumbağa hızında hayatı ya da bazen bir beygirin hızında.
Ve yaşamak içindeki o sesi bastırmak değil o sese kulak vermektir.
Sana ahmak diyenlere inat , içindeki sesi dinlemektir doğru olan.
Yıllardır zımparaladığımız düşüncelerimizi gün yüzüne çıkarmaktır.
Ve utanmamaktır düşündüklerinden, kendini kutlayabilmektir bu cesaretin için.

Umut ederiz ki herkesin kendini kutlayabildiği o zamanlar gelir geç olmadan.

Hayatı keşfetmek


Okumak...
Her kitap bir dostluğumuzun hikayesi.
Her çağda onlarca arkadaş bulmak kendine,kitapların sonsuz sayfaları içinde
Bize kalbini ardına kadar açan gizli dostlarımızdır kitaplar.Aramıza kimsenin nifak sokamadığı bir dostluk..
Bir mucizedir çağlar öncesinde sizinle aynı düşünceleri paylaşan insanları bilmek ve onların en mahrem sırlarını okumak.Geçmiş zamanlarda yaşayanların hayatlarına misafir olmak onlardan habersiz.Kese kese altınlar döksenizde kitaplara o rafta durmak değil okuyucusu tarafından anlaşılmak ister.Okumak,yazarın keskin kaleminin ustalığıyla büyülenmektir.Yaşlı bir adamın yüzündeki acıyı,kendini rüzgara bırakıp dans eden akasyaları tasvir ederken yazar ,sanki bizde o anda oradaymışız gibi hissederiz.Gerçek zamandan kopup,kitaptaki zamanda yaşarız.


Yazmak...
Düşüncelerimizin kelimelere ve sayfalara dökülmüş hali.
Zaman kavramı yok yazarken.Yazdıklarımızını efendisi yazamadıklarımızın kölesiyiz.
Kalemden kağıda doğru akar düşünceler ve biz sadece onların bu muhteşem buluşmasını izleriz.
Dünya mürekkebimizin ucunda işte.
Zordur bir kalem ve bir kağıttan hayatlar yaratmak kendine.
İster samandan kağıda,ister bir mendile yazmak düşünceleri.
Yazabilmek cesarettir.
Beyninizdeki sis dağılmaya,hayatınızdaki boşluklar dolmaya başlar.
Engin bilgilerede sahip olmak gerekmez bir iki satır karalamak için.


Sanık sandalyesine başkalarını oturtmak yerine kendimiz geçelim bu seferlik.
Sorgulayalım ne kadar okuyoruz,düşünüyoruz ve yazıyoruz?
Zamanın dişlileri arasında ezilmeden harekete geçmeli bir an evvel.
Okumak ve yazmak gerek zaman aleyhimize bu kadar hızlı işlerken.
Gerçi bunları yapmamakla da haksızda değilsiniz hani,düşünmek metelik bile etmezken.

Tanıyorum...


Girdiği ortamlarda kendi fikirlerini söylemekten korktuğu için bir bukalemun gibi renk değiştirip o ortama uyan,insanları sakız gibi çiğneyip işi bittikten sonra bir kenara tükürüp atmayı her seferinde başarabilen,kendi gibi altın suyuna batırılmış dışı bir jelatin kağıdı gibi parlak ama kafasının içi zifiri karanlık olan insanlar tanıyorum.

Kahkahalarını sırf başkasına nispet olsun diye atan,bilgiliyim diye kendini överken ilkokul sıralarında öğrendiğimiz okuma fişlerinden daha kötü cümleler kuran,magazin programlarından tanıdığı insanları kendine idol seçen insanlar tanıyorum.

Her konuşmasını alkışlarla kesen sözde arkadaşlarının arkasından yaptığı dedikodularla gururunu cilalayan,toplumdaki hiyerarşik düzene göre herkesin bir üst basamaktaki insanın eteklerini öpmesi gerektiğini söyleyen insanlar tanıyorum.

Başkasına yararı dokunmasın diye kimseye görünmeden parmak uçlarında yürüyerek dolaşan,birkaç gün kapısı çalınmadığında da aynada arkadaşlarını kendine şikayet eden insanlar tanıyorum.

Nereden edinildiği belli olmayan ‘hayat eleştirmeni’ diplomasıyla herkesin hayatına çomak sokup kendini bu şekilde eğlendiren,başkası tarafından eleştirilince de bütün hazımsızlığıyla arkadaşına kapıyı gösteren çirkin parmaklı insanlar tanıyorum.

Kendisinin savunduğu yanlışları her zaman doğru kabul edip,başkalarının doğrularını her zaman yanlış kabul eden insanlar tanıyorum.

Araştırmanın vakit kaybı olacağını söyleyerek her bilginin önüne hazır gelmesini bekleyen ama buna rağmen eğitimin öneminden bahseden insanlar tanıyorum.


Ve korkmuyorum karanlıktan bu insanlardan korktuğum kadar.

Hayatımızdaki aynalar


Aynaya bakar gibi hissediyorum kendimi,bulvarların soğuk kaldırımlarında durup insanlara bakarken.
Bir farklılık yaratmaya çalıştıkça herkes daha çok birbirine benziyor sanki.İmkansızı başarmaya çalışarak çok mu budala gözüküyoruz uzaktan bakınca.
Yaralarımızı saklamaya çalıştıkça güneş daha çok parlıyor.
Hekimlerin yazdığı reçeteler iyileştirmiyor bizi.
Yapmacık insanlar arasında zamanımızı geçirmeye başladıkça onlara benziyor düşüncelerimiz,hareketlerimiz.

Kendimizle insan sarrafıyız diye övünürken,sakız oluyoruz kirli ağızlara.
Herşeyi kabulleniyoruz,merak duygumuz yok olmaya başlıyor.
Hayat acı bir tat bırakıyor kuruyan dudaklarımızda.
François Millet'in tabloları gibi sarı tonlar ve hep bir hüzün hakim hayatlarımızda.
Doğuştan kabul edilmiş o derin yalnızlık..

Birilerini beklerken


Bu şehir kışları ihtiyarlıyor.Sokakları hep ıslak durmadan ağlıyor.
Ağaçlar kuruyor,güneşi görmeden yaşıyoruz onu sadece hayal ediyoruz renksiz rüyalarımızda.
Ellerimiz ceplerimizde, kaldırım taşlarının renklerini ezbere biliyoruz.
Yaşamaktan utanır gibi başımız hep eğik.
Gölgelerimiz çamurlu sularda oynuyor.
Soğuk içimize işlerken ağzımızdan çıkan buhar gibi havaya savrulup kayboluyoruz.
Ve sen birini tanıyorsun hep aynı camın önünde oturan.
Sokakların kesiştiği bir apartmanın en üst katında.
Tabladaki sigaraları taşmış o da bu şehir gibi ihtiyarlamış.
Birisini bekliyor belli.
Topak topak kağıtlar saçılmış etrafa.
Mektup yazmayı bile becerememiş.
Bu şehir gibi dağınık.
Radyonun cızırtılı sinir bozan sesi rahatsız etmiyor bile.
Duymuyor hiçbir sesi tıpkı bu yaşa kadar kalbinin sesini duymadığı gibi.
Kaç zaman olmuşda kimse halini hatrını sormamış.
Kendi evinin zil sesini unutalı kim bilir ne kadar olmuş.
Telefonun yanındaki rehberi toz kaplamış.
İçindeki telefon numaraları nicedir hiç aranmamış.
İsimler birer birer göcüp gitmiş öte dünyaya.
Dolabındaki en renkli kıyafeti kahverengi.
Bayatlamış bisküvileri masada duruyor.
Zaman hiç ilerlemiyor hep aynı sanki.